SEVGİLİ BABAM METNİ WORLD HALİNDE



Ekleyen: DersTurkce.COM | Okunma Sayısı: 3094

SEVGİLİ BABAM METNİ SES DOSYASINI İNDİRMEK İÇİN TIKLAYINIZ...

 

SEVGİLİ BABAM

Babam doğuştan sağduyu sahibiydi. Doğru dürüst bir eğitim

görmemişti. Yüzyılın başında Kuzey İtalya’nın küçük, kırlık

bir köyünde dünyaya gelmişti. O devirde ancak zenginler

okula giderlerdi. Babam çok yoksul bir çiftçinin oğluydu. Hayatı

nda çalışmadan aylak geçirdiği bir günü bile anımsamadı-

ğını bize sık sık yinelerdi. Çalışmadan yaşamak şkri onun hayatı

nın bir parçası değildi. Aslında çalışmama şkrini aklından

dahi geçirmezdi. ‹nsan, çalışmadan nasıl yaşayabilirdi?

Onun potansiyelini anlayan öğretmeninin ve köy papazının

tüm karşı koymalarına rağmen beşinci sınıftan sonra okula devam

etmesini yasaklamışlardı. Ailesi babamı okuldan aldıktan

sonra, yaşadıkları köye yakın kasabadaki fabrikaya işçi olarak

vermişti. Yıllar sonra aynı kasabada annemle tanışmıştı.

Hayat babama okul olmuştu. Her şeye karşı büyük ilgi duyardı.

Eline geçirdiği her kitabı, gazeteyi, dergiyi okurdu. Çocukluğunda,

kendisinden önce nesiller boyunca Buscagliaların (Buskalya)

yuva sahibi oldukları küçük, ıssız köyün sınırlarının

dışındaki dünyayı, köyün yaşlılarının anlattığı öykülerden

dinlermiş. Babamın öğrenmeye karşı duyduğu derin

saygı ve kendi dışındaki dünyada olup biteni merak edip öğrenme

 isteği, onu denizaşırı ülkelere sürüklemiş ve bu huyu,

daha sonra ailesine geçmişti. Elinden geldiğince çocuklarının

hepsine iyi bir eğitim vermeye kararlıydı.

Babam, sabah kalktığımız kadar cahil olarak gece yatağa

girmenin en büyük günahlardan biri olduğuna inanırdı. Bu

kriter, öylesine çok yinelenirdi ki hepimiz etkisi altında kalırdık.

 “Öğrenecek çok şey var.” diyerek bize öğrenmenin gerekliliğ

ini sürekli anımsatırdı. “Evet, cahil doğarız ama tüm yaşam

boyunca ancak budalalar cahil kalır.” derdi. Biz evlatları

nın dalga geçip vaktimizi boşa harcamamamızı sağlamak

için ısrarla her gün yeni bir şey öğrenmemizi isterdi. Belirli

bir şey öğrenmemizi istemezdi, öğrendiğimiz her yeni şeyin bizi

bambaşka bir insan yaptığını ve bizleri yeknesaklıktan, sı-

kıntıdan kurtardığını söylerdi.

Böylece babam ayin gibi bir yöntem icat etmişti. Akşam yemeği aileye ayrılacak zamandı ve hepimiz eğer sıtma hastalı-

ğından ölmüyorsak sofra başında toplanmak zorundaydık.

Böylece o gün öğrendiğimiz yeni bilgileri, hep birlikte paylaşabileceğimiz

 en uygun fırsatı yakalamış olurduk Tabi biz çocuklar

için bu, çok çılgınca bir yöntemdi. Ebeveynimizin eğitimimiz

için gösterdiği bu ilgiyi, diğer çocukların ebeveynlerinin

gösterdiği ilgiyle kıyaslayınca babamızın biraz garip olduğunu düşünürdük.

Fakat babamızın bu isteğine karşı gelmek de hiçbirimizin

aklından geçmezdi. Böylece kız kardeşlerim ve ağabeylerimle

akşam yemeğine inmeden önce ellerimizi yıkamak için banyoda

toplandığımız zaman birbirimize, “Bugün ne öğrendin?”

diye sormak kaçınılmazdı. Eğer yanıt, “Hiçbir şey.” ise elimizden

hiç düşürmediğimiz ansiklopedimizden bir şey öğrenmeden

sofraya oturmaya cesaret edemezdik. Nepal’in nüfusu...

falan filan.

şimdi elimiz, yüzümüz temizlenmiş, o gün öğrendiğimiz

bilgilerle silahlanmış, sofraya oturmaya hazırız. Masanın üs tüne dağlar

gibi yığılan yiyecekler bugün bile gözlerimin

önündedir. Masanın üstündeki tabaklara hamur işleri, öylesine

tepeleme doldurulurdu ki küçük bir çocuk olduğum için

karşımda oturan ablamın yüzünü göremezdim (Yiyeceklerin

mis gibi kokularını anımsamak, aradan yarım yüzyıl geçtiği

hâlde ağzımı sulandırıyor.).

Akşam yemeği tabak çanak gürültüleri arasında, günün bitip

tükenmek bilmeyen öykülerini anlatmakla geçerdi. Ayrıca

o gün yaptıklarımızı tekrar gözden geçirme fırsatı bulurduk.

Annemiz ‹ngilizce konuşamadığı için konuşmalarımızın hepsini

Piedmontese (Piyetmontes) lehçesiyle yürütürdük. Başımızdan

geçen olaylar, her ne kadar incir çekirdeğini doldurmasa

bile asla haşfe alınmazdı. Annem ve babam bizi can kulağıyla

dinleyip her zaman verecek bir yanıt bulurlardı.

(...)

Masanın başında oturan babam, sandalyesini haşfçe geriye

itince yemek yemeye son vermemizi belirten işareti anlardık.

Onun bu davranışı, yeni bir eyleme başlayacağımızı belirtirdi.

Rahatça oturup arkasına yaslanır, aile bireylerinin gözlerinin

içine bakardı. Her ne sebeptense bu davranış bizi rahatsı

z eder ve babamızın bir şey söylemesini beklerken huzursuzlanı

rdık. Bize sık sık neden böyle yaptığını açıklardı. Eğer

yüzümüze uzun uzun bakmazsa kısa süre sonra biz büyüyünce

çocukluğumuzu özleyeceğini söylerdi. Bu nedenle hepimizin

yüzüne uzun uzun bakardı.

Sonunda ilgisini birimizin üstüne çevirirdi. Bana “Felice

(Felis), sen söyle bakalım, bugün neler öğrendin?” derdi.

“Nepal’in nüfusunun ... şu kadar olduğunu öğrendim.”

Sessizlik.

Söylediklerimin hiçbiri babama anlamsız gelmezdi. Bu

davranışı da beni her zaman hayrete düşürür, onun haşf kaçı

k olduğu yolundaki inancımı kuvvetlendirirdi. Önce sanki

dünyanın kurtuluşu benim söylediklerime bağlıymış gibi uzun

uzun düşünürdü.

“Nepal’in nüfusu... Hımmm... Pekâlâ.” Sonra en sevdiği

meyvenin son lokmasını bardağının içindeki süte batıran anneme

dönüp bakardı: “Anne, bunu biliyor muydun?” Annemin

yanıtları her zaman şaşırtıcıydı. Aynı zamanda sofrada

esen gergin havayı yumuşatırdı. “Nepal?” derdi. “Nepal’in

nüfusunun kaç olduğunu bilmemekle kalmayıp Tanrı’nın ülkesinin

nerede olduğunu da bilmiyorum.” Tabi bu yanıtı, babamı

n tuzağına düşmemek için verirdi.

Babam da: “Felice, git atlası getir de annemize Nepal’in

nerede olduğunu gösterelim.” derdi ve bundan sonra araştırma

başlardı. Bütün aile, hep birlikte haritada Nepal’in yerini

arardık. Aynı deneyim, ailenin her ferdinin başından geçerdi.

Evimizde hiçbir akşam yemeği, yarım düzine bilgiyi öğrenmeden

geçmezdi.

Biz çocuklar o günlerde bu küçük eğitici derslerin bilgilerimizi

ne kadar derinleştirdiğini asla anlayamazdık. Bilgi

alışverişini pek önemsemezdik. Sofradan bir an önce kalkıp

bizden daha az bilgili arkadaşlarımızla bağırıp çağırarak kuka

oyununa başlayabilmeyi iple çekerdik. Geriye baktıkça, insanların öğrenmek için nasıl çaba harcadıklarını inceledikçe babamızın bize ne kadar dinamik bir

eğitim tekniği verdiğini, sürekli öğrenmenin değerini güçlendirdiğini anladım. Babamın bize verdiği eğitim tekniğinin farkı

na varmadan ailemiz gelişmiş, deneyimlerini paylaşmıştı;

böylece birbirimizin gelişmesine yardımcı olmuştuk. Babam da

farkına varmadan bize gerçek bir eğitim sistemi öğretmişti.

Yüzümüze bakarak, bizleri dinleyerek, söylediklerimizi

tartarak, fikirlerimize saygı göstererek bizim değerlerimizi

doğrulayıp kendimize saygı duymamızı sağlamakta hiç kuşkusuz

bizim en etkili öğretmenimiz olmuştu.

(...)

şimdi yorucu bir günün sonunda eve döndüğümde, başımı

yastığa koymadan önce odamın içinde babamın “Felice, bugün

ne öğrendin?” diye soran sesini duyuyorum.

Bazı günler, yeni bir şey öğrendiğimi anımsamıyorum.

(...)

Bunun üstüne yataktan kalkıp kitap raşarını gözden geçirip

yeni bir şey araştırıyorum. Sonra babamın isteğini yerine

getirip o günü boşa geçirmemiş olmanın huzuru içinde gözlerimi

kapatıyorum. Ne de olsa Nepal’in nüfusunu bilmenin insana

ne zaman, nerede yararı dokunacağını kimse bilemez.

Leo BUSCAGLIA


 




Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece dersturkce.com'a aittir. Sitemizde yer alan dosya ve içeriklerin telif hakları dosya ve içerik gönderenlerin kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır. Telif hakkına sahip olan dosyaları lütfen iletişim bölümünden bize bildiriniz. Dosya 72 saat içerisinde siteden kaldırılır.Telif Hakkı Hakkında|Editör, ziyaretçi ya da üyelerimiz tarafından eklenen hiç bir içerikten dersturkce.com sorumlu değildir.İLETİŞİM:dersturkcem@gmail.com
Sitemiz hiçbir şekilde kar amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.